40 Yıllık Suskunluğun Hayat Verdiği Film: Yalçın Koç Anlatıyor

“Kırk senedir kimseyle konuşmuyor Burak!” diye gözlerini belertiyor Ömer—belli belirsiz tebessümünün altında sustuğu şey ‘şaşkınlık’ mı yoksa ‘alay’ mı diye acabaya düşüyorum. Almancasını asla düzgün telaffuz edemeyeceğim sokağa bakan pencereyi yalayan kar taneleri lapa lapa kulağımda yankılanıyor o sükût boyunca.

Yineliyor: “Bak… kırk senedir diyorum Burak. Kimseyle konuşmuyor.” Ama bu kez sesi daha yumuşak Ömer'in; handiyse gönül alan cinsten. Ha, 'Ömer' dediğime de bakmayın; karşımdaki adam Ömer Tüzel; Ö.B.Tüzel: Efsanevi 'The Aladag' kitabının yazarı—ki o kitabın fotokopisiyle dağcılığa adım attığım yirmili yaşların başından itibaren ben de senelerce yatıp kalkmış, sayfalarına oya gibi işlenmiş rota çizimlerinde kaybolup hayaller kurmuştum; Aladağlar'a her gidişimde çantamdaki tırmanış ipim neyse Tüzel'in rehber kitabına da aynı kıymeti biçerek sırtımda taşımıştım.

Ve şimdi, bugüne kadar benim için sadece bir isimden ibaret olan 'Ömer Burhan Tüzel' yemek masasının üzerinde birbirine geçirdiği kemikli parmakları, uzun yüzüne yayılı ince tebessümü çeviren kırçıl top sakalı ve insanda ceketini ilikleme dürtüsü uyandıran sınırsız muaşeret adabıyla capcanlı karşımda oturuyordu—haftalar evvel yaptığım söyleşi teklifine nezaketle olur vermiş ve beni Viyana'daki evinin mütevazi salonunda kabul etmişti.

Lafa “Yalçın Koç,” diye üzerine bastığı 'ç' harfini uzatarak yeniden başlayınca az evvel kendi yol açtığı sükût perdesini de gene kendi kaldırıyor, “nevi şahsına münhasır bir kişilik Burak. Öyle ki—…”

İştahı hemen kabaran gözlerim istemsizce masanın üzerine, Bayan Barbara'nın ikram ettiği sıcacık çay fincanı ve lezzetli atıştırmalıklarla dolu tabağın gerisindeki ses kayıt cihazıma kayıyor: Kapalı! Gelgelelim zaten beş saate yakın kayıt aldım—neyime yetmiyor ki?

“…dağcılıkla olan bağını âdeta bir bıçak gibi kesmiş! Birdenbire! Düşün; onca emekten, onca ilk çıkıştan, ortaya koyduğu onca şeyden sonra! Keza balıkçılık sevdası da öyle—birdenbire bırakıvermiş: Sandalı dahil neyi var neyi yok elden çıkararak üstelik. Âdeta geçmişe sünger çeker gibi. Farklı biri Yalçın Koç. Dolayısıyla… onlarca sene hep susmayı yeğ tutmuşken şimdi dağcılık yıllarıyla ilgili hatıralarını yeniden açmasını beklemek gerçekçi olmayacaktır.”

Birkaç an öylece bakışıyoruz. Arkasına yaslanırken Ömer'in sandalyesi çatırdıyor.

Ben, “Mümkün değil diyorsun…” diyorum kâh tereddütte kapılarak kâh hevesle karışık bir şeylerin içimde çoktan kıpırdamaya başladığını duyumsayarak—alt dudağımı kemirişimden bunun bir soru olduğunu anlıyor Ömer:

“Yani Burak, şayet Yalçın Koç'un izini bulsan bile tabiatıyla seni reddedecektir. Buna hazır olmalısın. Hazır olmalısın çünki böyle bir durumda şevkinin kırılmasını istemem.”

Susuyorum. Ömer de susuyor. Biz sustukça zihnimde iyiden iyiye bir gizeme dönüşen Yalçın Koç’a karşı beslediğim merak duygusuyla beraber ‘meydan okuma’ ile alakalı kimyasalların da gürül gürül damarlarımdaki nehre karıştığını hissediyorum. Birdenbire ağzımdan çıkıveriyor: “Ben gene de şansımı denemek istiyorum ağabey,” Ömer'le aramdaki on altı yıllık yaş farkını her hatırladığımda 'ağabey' diye hitap ediyorum ona.

“Tabii tabii,” diyor Ömer tereddüt etmeden 'bu senin kararın' anlamı çıkarttığım kibar bir jestle. Bakışları pencereye kayıyor; gözlerinin hareketinden Viyana'ya beyaz döken havayı süzdüğünü anlıyorum—belli ki kar iyiden iyiye bastırmış. Sonra bana çeviriyor bakışlarını; kardeşine verdiği nasihati yineleyen ihtiyatlı bir ağabey edasıyla söylüyor: “Ama dediğim gibi Burak. Yalçın Koç'tan menfi bir yanıt alırsan -ki böyle olacağını tahmin ediyorum- sakın ha şevkin kırılmasın.”

Anladım manasında başımı sallıyorum. “Olsun,” diyorum, “En azından gönül rahatlığıyla denediğimi söyleyebilirim sonrasında.”

* * *

Beş ay sonra kendimi öngöremediğim bir stresin pençesinde dövünürken buluyorum; parmaklarımı iki yanına sardığım yalancı deri kaplanmış direksiyonu gırtlak gibi boğazlayasım var! Ucuz araç kiralayan aklıma!… Kahvaltıda üst üste yuvarladığım demli çayların acılığı bir kez daha damağıma yükselirken saate bakıyorum: 09:46! “Off…”luyorum. Bir yanımızda çam ağaçları uzanıyor, öbür yanımız vadi; gidiyoruz—daha doğrusu gidemiyoruz! Gitmiyor çünkü araba! Rampayı tırmanamıyor.

Oğlum Deniz yan koltukta minik ellerini midesine bastırmış kıvranıyor—Renault Symbol'umuzun güçlü motoru gözü toprağa bakarken çiftleşmeye yeltenmiş boğa gibi böğürdükçe oğlumun gülme krizi daha da uzuyor. Henüz ergenlikten nasibini almamış tiz sesi soluklarla bölüne bölüne: “Ara—… Arabadan ralli gibi gü—… gürültü çıkıyor baba ama salyangoz kadar yavaş gidiyor!” demeye çabalıyor. Uzanıp klimayı kapatıyorum; fayda ediyor; az biraz hızlanıyoruz. Camları açıyorum. İçeri Temmuz sıcağı ile beraber çam kokusu ve ince bir toz bulutu dolmaya başlıyor. Saat 09:47 oluyor. Gözlerimi kısarak tek bir araca dahi rastlamadığımız mıcır yolun tırmandığı tepeye bakıyorum: Döne dolana uzadıkça uzuyor yol. “Yetişiriz herhalde. Az kalmış olması lazım,” diye mırıldanıyorum dudağımı büzerek. Kaybolduğumuz gerçeğini kabullenmeme daha birkaç dakika var. Gelin; bu birkaç dakikayı son beş ayda yaşananları özetlemeye ayırayım:

Ömer haklı çıkmıştı; evet: Elimdeki bilgiler ışığında noktaları birleştirdim; Yalçın Koç'un iletişim bilgilerine ulaştım; kendimi -o güne kadar dağcılık adına kotardığım çalışmalara referanslar göstererek- tanıtıp, meramımı -yani kendisiyle bir söyleşi yapmak arzumu- dillendirdiğim bir e-posta kaleme aldım, gönderdim ve karşılığında aldığım yanıt 'menfi' oldu. Yalçın Koç, son derece kibar bir dille ricamı geri çevirdi:

“Sayın Burak Özdoğan,

Nazik ve hatırşinas e-posta için teşekkür ederim.

Spor olarak dağcılık faaliyetine 1978 senesinde son verdim; yaklaşık kırk sene kadar önce. Geriye, unutulması mümkün olmayan bazı hatıralar dışında bir şey kalmadı.

Herhangi bir konuda kimseyle yazışmıyorum; görüşme yapmıyorum. Yolu düşüp buraya gelenler ile, söylenecek sözüm var ise biraz sohbet ediyoruz, o kadar.

Sağlık ve başarı dileklerimi gönderiyorum.

Selam ve sevgilerimle,

Yalçın Koç”

Şevkim kırılmadı; nedendir bilmiyorum bu reddiyede içimi ısıtan bir şeyler vardı. Umut veren bir şeyler.

Yirmi dakika kadar sonra tüm samimiyetimle yazdığım bir e-posta ile yanıt verdim—anlattım: Birkaç yıldır üzerinde emek harcadığım Parmakkaya hakkındaki çalışmamı Yalçın Koç'tan bahsetmeksizin asla ‘tam’ sayamayacağımı ve şayet kendisiyle bizzat görüşemezsem doğal olarak Yalçın Koç'u -kuşkusuz elimden gelen en doğru şekilde fakat- yalnızca başkalarının gözlüğünden bakarak anlatmak durumunda kalacağımı aktardım—ki biliyordum hiç içime sinmeyecekti bu.

Ertesi sabah Yalçın Koç'un cevabı posta kutuma düştü: “Nazik ve hatırşinas ifadeler için tekrar teşekkür ederim. Yolunuz bu taraflara düşerse görüşmekten, sohbet etmekten memnun olacağım.”

Zihnimde bir sevinç çığlığı koptu. Hemen Ömer'i aradım—onunla yaptığımız söyleşinin üzerinden sadece bir hafta geçmişti; tıpkı Viyana gibi Prag’da hâlâ kar altındaydı. Ömer telefonu açtı. Müjdeyi verdim. Beraber sevindik; beraber heyecanlandık. Haydi bakalım, dedik. 2018 yazında kullanacağım yıllık iznimin rotası da böylece Antalya, Kaş'a çevrildi. Yalçın Koç ile tarihi belirledik: 30 Temmuz 2018, pazartesi sabahı saat 10:00'da. Kalkan ilçesinin yukarılarına düşen köydeki bağ evinde.

Pes ediyorum. Telefonun 'Ara' tuşuna basıyorum. Saat: 09:52. Off… Kalbim güp güp atıyor—hem geç kalmışlığın verdiği mahcubiyet kaynaklı sinir hem de hayatımda ilk defa Yalçın Koç ile konuşacak olmanın gerginliği yüzünden. Çalıyor… Acaba sesi nasıl? Aklımın bir köşesinde Hakkâri Çukurca'da askerlik yaparken gece nöbet yerinde yoktan biten binbaşım beliriyor: “Ulan koskoca alayın içinde katır geziyor sizin haberiniz yok!” Çalıyor… Karnımdan yayılan gerilim dalgası ağzımdan çıkmak üzereyken açılıyor telefon: “Yalçın ağabey merhaba! Burak, ben.” E-postalarındaki nazik tonun aynısını işitiyorum; sakin mi sakin, berrak mı berrak; kesinlikle üst rütbeden olmayan bir üslupla konuşuyor Yalçın Koç—rahatlıyorum. Hafifliyorum sanki. Oysa anlattığı şey sadece basit bir yol tarifi.

On dakika sonra aslanım Renault Symbol'umuzu iki aracın sığabileceği terasımsı bir park yerine çekiyoruz. Altımızda alabildiğine yeşil bir bahçe uzanıyor—civarda komşu bir ev gözüme çarpmıyor. Oğlum Deniz'e dönüyorum: “Anlattığım gibi bu benim için çok önemli Deniz. Sakın 'Baba ne zaman gideceğiz?' deme bana. Lütfen!”

“Tamam, tamam!” diyor Deniz gözleri etrafı tararken—o da heyecanlı.

Arabadan çıkıyoruz. Bahçeye inen merdiven basamaklarında alçalırken Yalçın ağabeyin dış görünüşüne dair en ufak bir fikrim yok. Niyeyse babamı gözümün önüne getiriyorum; Yalçın Koç babamdan üç yaş genç diye belki de: Altmış sekiz yaşında—lakin babam kıyas için doğru seçim değil zira gençliğinde yıllar yılı tutkuyla sarıldığı hiçbir bir spor faaliyeti yok. Yalçın Koç'un sıkı dağcılık geçmişini düşününce yetmişinde bile sırım gibi olan biriyle karşılaşacağımı hesap ediyorum. Birkaç basamak daha inince az ötede bize doğru uzayan gölgeler beliriyor Temmuz'un ısıttığı taşlıkta. 'Belki de,' diyorum içimden yıldırım hızıyla, 'yazarlara benziyordur,' çünkü ‘Yalçın Koç’ diye gugıl ettiğimde o kadar çok kitap çıkmıştı ki karşıma… Felsefe üzerine… birkaç basamak daha iniyorum… bacakları gözüküyor şimdi; kumru rengi pantolon giymiş. Tarçın rengine çalan deri bir kemer takmış. Düşünce zincirim süratle boşalıyor: 'Ama Yalçın Koç Fizikçi de aynı zamanda—başlığı 'Bell Eşitsizliklerinin Kuantum Mekaniği'nden Çıkartılması Üzerindeki…' diye devam eden bir tezin altında imzası var. İniyorum; yeşil yapraklı ağaç dalları görüşümü hâlâ engelliyor fakat üzerindeki oduncu gömleğini seçebiliyorum Yalçın Koç'un. Son birkaç basamağı da iniyorum. Şimdi yedi sekiz adım ötemde hayatımda gördüğüm en uzun sakallı insanlardan biri duruyor. O ilk şaşkınlığı atmam elimi uzatana dek sürüyor: “Merhaba Yalçın ağabey!”

“Hoş geldin Burak.”

Tokalaşıyoruz—el sıkışında ne bir güç gösterisi mevcut ne de zayıflık belirtisi. Mütevazı insanlara has rahatlatıcı sesinde buyur eder bir eda var; iyi geliyor. Fakat neden hiç gülümsemiyor? Kötüye işaret mi bu ciddiyeti, diye pimpirikleniyorum. Tebessüm bulurum umuduyla yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin gerisinde aranıyorum, gelgelelim mesafeli bir 'hoş geldin' ile karşılaşıyorum sadece. Yalçın Koç'un yanında eşi Ayhan Hanım var; onun görece daha cana yakın tavırları ve söz aralarını sesli gülüşlerle dekore eden konuşma tarzı, kapılır gibi olduğum karamsarlığı büyük ölçüde buharlaştırıyor.

Genişçe bir tentenin yakıcı güneşten koruduğu masaya yerleşiyoruz. Yalçın Koç'un yanına oturuyorum; Deniz hemen soluma geçiyor—Ayhan Hanım, on yaşındaki oğluma özel alaka gösteriyor: Sorular, ikramlar… Deniz mahcup. Ama taze sıkılmış nar suyuna evet demeyi biliyor.

Yarım saati geçkin hoşbeş faslından sonra yakaladığım ilk sessizlik anında -kâh çekinerek kâh 'hayır' yanıtı alabileceğim ihtimaline de kendimi hazır ederek- ses kayıt cihazımı çıkarıyorum. Yalçın Koç birkaç an süzdükten sonra “Tabii,” diyor. Kayıt cihazını masaya koyuyorum. Bilgisayarımı açıyorum. Hazırladığım soruları şöyle bir gözden geçirirken “Burak,” diyor Yalçın Koç. Duruyorum. Peşinden -her niyeyse belleğime mıh gibi işleyecek- bir şey söylüyor: “Burak, şimdi seninle bir parantez açacağız. Anlatacağım. Ve bu parantezi kapatacağız.”

Bahçedeki köpeklerden biri havlıyor. Yanı başımızdaki ağaçların tepemize uzanan bol yeşilli dalları Nuri Bilge Ceylan filmlerinden rol çalarcasına hışırdıyor. Belli belirsiz başımı sallıyorum. Uzanıyorum, kayıt düğmesine basıyorum.

* * *

Aylar ayları kovalıyor. 2019’a, Johny English’i izleyerek giriyorum. Temmuz oluyor. Yalçın Koç ile yaptığım söyleşinin yıl dönümünde enteresan bir gelişme yaşanıyor: Ömer (Tüzel), bir süredir üzerinde çalıştığı 'Anadolu Dağcılar Birliği Tarihçesi' için Yalçın Koç ile görüşmeyi arzuladığını söylüyor. Bunun üzerine Yalçın ağabeye yazarak durumu izah ediyor, Ömer Tüzel’i tanıyıp tanımadığını ve kendisinin iletişim bilgilerini Ömer'e vermemde bir sakınca olup olmadığını soruyorum.

Aynı gün gelen cevapta Yalçın ağabey ADB'nin Türk dağcılığında çok önemli bir aşama olduğunu—kuruluş ve faaliyeti ile sonraki yıllarda yapılabilenlerin önünü açtığını ve bu bakımdan hakkında yazılmasının kıymetli olduğunu ifade ettikten sonra şöyle diyor: “Uzun yıllardan sonra, içtenliğin sebebiyle sana bazı dağcılık anılarımı anlattım Burak. Bu konuda bundan sonra yeniden konuşacağımı zannetmiyorum. Ancak iletişim bilgilerimi iletmende elbette ki bir sakınca yoktur.”

İletiyorum.

Dört ay geçiyor. Takvimler 9 Eylül 2019'u gösterdiğinde Ömer Tüzel ve Yalçın Koç bir araya geliyorlar—bunun bilhassa Ömer için harikulade anlamlı bir buluşma olduğunu daha sonra kavrıyorum. Harikulade anlamlı çünkü Yalçın Koç her ne kadar 1977'te dağcılıktan âdeta araya sünger çekmişçesine kopsa da açtığı izlerin dumanı hâlâ tüterken dağcılık yapmış bir kuşak Ömer'lerin kuşağı—Yalçın Koç'un ismini bir efsaneymişçesine duyarak dağlara giden bir kuşak. Dolayısıyla Ömer, otobüsten inip de kendisini almaya gelen Yalçın Koç'u ilk defa karşısında görünce içinden gelene mâni olmuyor: “Ağabey, benim size karşı bir gönül bağım var,” diyor elini uzatmaya hazırlanan Yalçın Koç’a; “Müsaade ederseniz elinizi sıkmadan evvel size sarılmak istiyorum.” Sarılıyor. Güzel olduğu kadar çok da kıymetli bir sahne olduğuna inanıyorum bunun. Düşünün bir: Türkiye dağcılığına katkıları yadsınamaz iki ayrı kuşağın dağcısı ilk kez Kalkan otobüs garında karşı karşıya geliyorlar. Kucaklaşıyorlar.

Böylece Ömer ve Yalçın ağabeyler harika bir söyleşiye imza atıyorlar; harika diyorum zira Ömer gerek Yalçın ağabeylerin kuşağına yakınlığından ve gerekse dönemin dinamiklerini kaleme aldığından Yalçın Koç'a yönelttiği soruları -benim söyleşime kıyasla- bambaşka bir havuzdan seçiyor; benim yetkin olmadığım bağlamlara dalıp çok kıymetli detayları kayıt altına alabiliyor. Üstelik bunları yaparken benim söyleşimden farklı olarak ses yerine video kaydı alıyor. Böylece sekiz-dokuz saate yakın bir söyleşi arşivine sahip oluyoruz. Ömer, yazdığı 'ADB Tarihçesi' çalışması için ben de Parmakkaya çalışmam için paha biçilmez bilgiler ediniyoruz. Toparladığımız bu medyadan bir film üretmek fikri Ömer'den geliyor: “Burak, benim yaptığım söyleşiyi bir film olarak montajlamak istiyorum. Yalçın Koç da uygun buldu. Yardımcı olabilir misin?” Esasen 'Hayır' diyebilmek istiyorum—2016'dan beri her şeyimle yoğunlaştığım romanın doğuşunu geciktireceğini biliyorum çünkü böyle bir işe girişmenin. Ömer telefonun öbür ucunda bekliyor. “Ağabey,” diyorum, “seve seve yardımcı olurum. Merak etme.”

Ömer’le beraber kolları sıvıyoruz.

Gel zaman git zaman proje kendi doğal akışı içinde büyüyor: Benim ses kayıtlarımı da katarak baştan sonra takip edilebilir bir montaj yapmaya karar veriyoruz. Tekrar tekrar izleyerek, dinleyerek söyleşi kayıtlarını tutarlı bir nedensellik akışı içinde bölümlere ayırıyoruz.

Tüm bunlar olup biterken Ömer ile -aramızda hiç konuşmadan- mutabık kaldığımız bir ilke var: Yalçın Koç'un 'Yalçın Koç'u en nesnel şekilde anlattığı arşivsel nitelikli bir filmi kotarıp ülkemiz dağcılığına kazandırabilmek. Bir yandan montaj ile uğraşırken bir yandan da görselleri topluyoruz. Gelen görselleri bağlamlarına göre tek tek tasnifliyoruz. İki yıl süren bu süreçte Ömer ile bir defa Viyana'da bir defa da Bodrum'da buluşup fikir alışverişi yaparak hız kazanmaya çabalıyoruz. İş nihayet son montaja geldiğinde acı bir şekilde elimdeki teknik imkanların yeterli olmadığı ortaya çıkıyor. Kesenin ağzını açıyorum. Lakin yeni aldığım monitör bozuk çıkıyor, keza yeni bilgisayarım da kullanacağım yazılımı (DaVinci Resolve) kurunca çöküyor. Bir vakit bunları değiştirmek için verdiğim tatsız gayretlerle geçiyor. Bu sorunları aştıktan sonra bu sefer de hiç tecrübe sahibi olmadığım DaVinci Resolve yazılımını -işimi görecek kadar- öğrenmeye harcıyorum. Ve öyleydi böyleydi derken nihayet 2021 Ağustos ayında bitiyor film. Bitmesine bitiyor da şimdi büyük bir korkum var: Ya beğenmezlerse?

Filmi ilk önce Ömer'e izletiyorum. Ömer’in ne denli titiz bir insan olduğunu bildiğimden fevkalade tedirgin bekliyorum. Beğeniyor; derin bir oh çekiyorum—yalnızca üç beş kozmetik değişiklik öneriyor. Birkaç gün sonra Yalçın ağabey ile de paylaşıyorum filmi. Sonrasındaki saatler geçmek bilmiyor. Evde tekim. Odayı aşağı yukarı arşınlıyorum. Dayanamayıp annem ve babamı arıyorum. “İnşallah beğenir,” diye onlara sızlanırken telefonuma Yalçın Koç'un e-postası düşüyor. Karmakarışık duygular içinde açıyorum mektubu. Kısa ve öz yazmış:

“Sevgili Burak,

Gönderdiğin arşivsel nitelikteki filmi Ayhan ile birlikte izledik. Yaşımız nedeniyle de olsa gerek, çok duygulandık. Zannediyorum, bu filmin dağcılığın düzgün bir şekilde anlaşılmasına ve yapılmasına uzun dönemde önemli katkıları olacaktır. En içten teşekkürlerimi saygılarımla gönderiyorum.

Yalçın Koç”

Önce kocaman bir gülücük yerleşiyor suratıma. Sonra birkaç an öylece kalakalıyorum odanın içinde. Yetmiyor—yetinemiyorum. Yanımda sevincimi coşkuyla paylaşacak birinin olmamasına onca seneye rağmen hâlâ alışamadım. Kendimi frenleyemiyorum. Telefona sarılıyorum. Yalçın Koç ile yaptığım söyleşinin üzerinden üç sene geçmiş—o günden bugüne hiç konuşmuşluğumuz yok—hep yazışarak iletişimde kaldık. ‘Ara’ tuşuna basıyorum. Çalıyor… Açılıyor. Açılır açılmaz geride hoparlörden Ömer'in sesini işitiyorum; “Peki ağabey o zaman…” diye Yalçın Koç'a soruyor—belli ki Yalçın ağabey tekrar izliyor filmi. “Yalçın ağabey merhaba!” diyorum heyecanla, “Burak ben! Müsait miydiniz?”

Karşılıklı suskunluk.

“Burak,” diyor Yalçın ağabey—demesi de yetiyor zaten: Üzerimden muazzam bir yük kalkıyor duyar duymaz, samimi söylüyorum uzun vakittir hissetmediğim bir sevinç duygusu sıcaklığa dönüşerek tüm gövdeme yayılıveriyor. Artık Yalçın ağabey bir şey söylemese de olur: Zira iki bin kilometre uzaktan kulağıma ulaşan sesindeki o duygu yüklü titreme bana son yıllarda aldığım en büyük hediye oluyor.

“Burak, Ayhan da birkaç şey söylemek istiyor,” diyerek telefonu eşine uzatıyor. Ayhan ablanın “Çok duygulanarak izledik Burak. Bu film ile alelade bir rutini olan hayatımıza renk kattınız,” minvalindeki sözleri üzerine inandığım değerlere karşı bir şükran duygusu hissediyorum; Ömer'i de katarak teşekkür ediyorum Ayhan ablaya.

“İlk fırsatta Deniz’i de al, gel; bekliyoruz!” diyor.

“İnşallah Ayhan abla,” diyorum.

Burak Özdoğan
(Insta: burock.ozdogan)

7 Eylül 2021, Prag

 

Son Birkaç Söz ve Teşekkürler

Öncelikle vurgulamakta fayda görüyorum: ‘Yalçın Koç Anlatıyor’ filmi salt amatör bir ruhla, hiçbir çıkar beklentisi gütmeksizin, yalnızca belli bir döneme bir parça daha ışık tutmak ve ülkemiz dağcılık literatürüne arşivsel bir kazanım sağlamak arzusuyla kotarılmıştır. Bu doğrultuda hedeflenen: Tarafımızca herhangi bir yorum katmaksızın yaşanmışlıkları Yalçın Koç’un perspektifinden sizlere aktarabilmek olmuştur. Lakin, gene de bir sürçü lisanımız olduysa af buyurun.

Filmin montajını bizzat ben yaptığımdan teknik bakımdan herhangi bir kusur bulursanız eleştiri oklarını doğrudan bana atmanız yerinde olacaktır.

Buradan hareketle, en başta sevgili Yalçın Koç ağabeye kıymetli hatıralarını bizlere paylaştığı için teşekkürü bir borç bilirim. Gerek yaptığımız söyleşiler esnasında gerekse sonraki süreçlerde desteğini her zaman hissettiğimiz sevgili Ayhan Koç ablamıza da ayrıca teşekkür ederim.

Sevgili Ömer’e, Ömer Burhan Tüzel ‘ağabeyime’ böyle bir çalışmaya vesile olduğu için özellikle teşekkür ederim: Yalçın Koç’un kırk senedir kimseyle görüşmeyi kabul etmediğini, söyleyerek beni -farkında olmaksızın kışkırtmasa- heyecanlandırmasa belki ne bu film ne de bu söyleşiler olacaktı—en azından bizler yapmış olmayacaktık. Bu vesileyle sevgili Ömer, en başta dağcılığıma sihirli bir değnek gibi dokunan ‘The Aladag’ eserin için, sonra da ortak çalıştığımız tüm bu süre boyunca gerek verdiğin dostane destek gerek kimi zamanki inatçı mizacıma katlanma nezaketinden ötürü tekrar tekrar teşekkür ederim. Benim de ucundan tuttuğum bir çalışmanın altında seninle beraber imzamın olmasını bir onur addederek hatırlayacağım.

Filmin montajına gerek kişisel arşivlerini paylaşma inceliğini gösteren ve gerek başkaca şekillerde katkılar veren sayın Metin Öz, Hacı Tansu, Tunç Fındık, Mustafa Bilgili, İsmet Öztürk, Lale Yalçın-Heckmann, Demet Sükan-Edeer, Muzaffer Özdemir, Mustafa Okman, Kaşif Aladağlı, Haldun Aydıngün, Sönmez Erkaya, Aykut Turem ve Ali Ziya Geren’e canı gönülden teşekkür ederiz.

Teşekkür borcu hissettiğim biri daha var: tirmanis.org kurucu editörlerinden sevgili Pınar Kavak. Pınar, bilhassa bu sürecin başında, sadece cesaretimin zayıfladığı ve enerjimin suyunu çektiği anlarda verdiğin manevi destek için değil; aynı zamanda ilerleme kaydettiğim güzel anlarda da olanca uzaktan dahi olsa sevincimi paylaştığın için çok teşekkür ederim.

Ve son olarak filmin dağcılık camiamız ile buluşturulmasına ön ayak olan sevgili tirmanis.org’a teşekkür ederiz.

Filme Ulaşmak İçin

 

Yalçın Koç Anlatıyor Filmini 12 Eylül 2021 Pazar günü, TSİ saat 19:00’dan itibaren tirmanis.org’un youtube kanalından izleyebilirsiniz.

Burak Özdoğan 
Instagram'dan ulasabilirsiniz: burock.ozdogan