Uzunca bir zamandır sosyal medya üzerinden takip etmekte olduğum ülkemiz dağcılık camiasında süregiden çeşitli tartışmalarda, dağcılık kavramlarına ilişkin hala kafaların bir hayli karışık olduğunu izlemek beni bir ölçüde şaşırtıyor. Şaşırtıyor, zira günümüzde artık her konuyu internet üzerinden araştırmak ve okumak mümkün. Bu kavramsal karmaşanın başında ise “Alpinizm” kavramı geliyor. Nedir bu Alpinizm? Dağcılığımızın gelişimi bakımından “Alpinizm”in ne önemi var? 

Bu soruya yanıt vermeden önce, “Alpinizm” kavramının ortaya çıkışına bir göz atmakta yarar var. Örneğin ‘dağcılık’ ile “Alpinizm” eş anlamlı mıdır? Şüphesiz günümüzde, yeri geldiğinde eş anlamlı da kullanılabilmektedir. Tabii hiç kuşku yoktur ki, dağcılığın ilk başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinde “Alpinizm”, Avrupa’da Alp dağlarında yapılan tırmanışları tanımlamak için kullanılan bir kavramdı. O dönemde, bakir Alp dağları zirvelerine yapılan tırmanışlar, genellikle en kolay ve mümkünse yürüyerek ulaşılabilen rotalardan gerçekleştiriliyordu. Zira tırmanış teknikleri henüz gelişmemişti, özgün teknik tırmanış malzemeleri yok denecek kadar azdı ve dağcılık etikleri oluşmamıştı. Bu koşullar altında, her ne şekilde olursa olsun, bakir bir zirveye ulaşmak başlı başına önemli bir fetih ve başarı sayılıyordu. Ancak, Alp dağlarının hem jeolojik/jeomorfolojik, hem de meteorolojik özelliklerinden dolayı bazı zirvelere basitçe yürüyerek ulaşmak mümkün olmadığından (örneğin Matterhorn), veya bu zirveler hızla değişebilen hava koşulları altında ve çetin buzullar üzerinden yaklaşılarak tırmanılmayı gerektirdiğinden, epik maceralar ve trajediler yaşanabilmekte, bunlar ise romantik çağda dağcılığın folklorünü beslemekte, kahramanlarını yaratmaktaydı (Whymper örneğinde olduğu üzere). 

Dolayısıyla bugün “Alpinizm”in teknik tırmanışlarla özdeşleştirilmesi, Alp dağlarında yapılan 100 yılı aşkın dağcılığın evriminin bir sonucudur dememiz mümkündür. Günümüzde artık, dağların zirvelerine gerçekleştirilen yürüyüş tarzı tırmanışlar “Alpinizm” olarak tanımlanmamakta, ancak tabiatıyla ‘dağcılık’ olarak tanımlanmaktadır.

Bu noktadan yola çıkacak olursak, taksonomi amacıyla, yani dağcılık kavramlarımızı belirli bir anlaşılabilir kavramsal düzene oturtabilmek için, bir sınıflandırma yapmaya teşebbüs etmemiz (bu her ne kadar bir miktar keyfi veya sübjektif de olsa) faydalı olacaktır. 

Amacımız bakımından herhalde, ‘dağcılık’ kelimesini, dağlarda yapılan değişik tırmanış türlerini ve türevlerini kapsayan bir üst kavram olarak kabul etmemiz pek yanlış sayılmayacaktır. ‘Dağcılık’ kavramının altında dağlarda yürüyüş ve yürüyüş tarzı tırmanışlar, kaya tırmanışları, buz/donmuş şelale tırmanışları, miks tırmanışlar ve evet “Alpinizm” ve yüksek irtifa tırmanışlarını da gruplandırmamız ilke itibarıyla mümkündür. Burada, bu listeye bir tek spor tırmanışını dahil etmiyorum, zira bence spor tırmanışını ‘dağcılık’ üst kavramı altında sınıflandırmak mümkün değildir. Neticede tırmanış salonlarında yapılan sportif hareketler dizesi her ne kadar özünde ‘tırmanış’ da olsa, ancak bu dağların doğasında yapılan bir etkinlik kapsamında mütalaa edilemez. 

Fakat “Alpinizm”in, diğer ‘dağcılık’ üst kavramı altında sınıflandırılan tırmanış türlerinden çok önemli bir farkı vardır. Bu fark, benim için “Alpinizm”i, diğer tırmanış türleri içerisinde ‘eşitler arası ilk’ konumuna taşımakta, hatta ‘dağcılık’ üst kavramının altında değil, onun yanında eşit bir konuma sahip kılmaktadır. Bu da, “Alpinizm”in, dağlarda yapılan diğer tırmanış türlerine kıyasla, yukarıda bahsettiğim evrim süreci sonucunda, bir dizi belirgin kritere kavuşmuş olması ve münhasıran Alp dağları coğrafyasını aşmış olmasıdır. Yani bugün “Alpinizm” denildiğinde, Alp dağları coğrafyasında yapılan dağcılık değil, belirli kriterleri veya dağcılık değerlerini karşılayan tırmanış tarzı anlaşılmaktadır. Pekiyi bu kriterler veya değerler nedir? 

1- Öncelikle Alp dağları ve benzeri bir jeomorfolojiye sahip olan dağlarda yapılan tırmanışlardır. Bundan kastımız nedir? 

a) Buz, kaya, kar tırmanış teknikleri, bilgisi ve tecrübesini gerektiren dağ ortamında yapılan tırmanışlardır.

b) Meteorolojik paternleri değişken olan ve dolayısıyla hava ve kar koşullarını iyi okumayı gerektiren dağ ortamında yapılan tırmanışlardır.

c) İrtifa olarak yüksek (genelde 3000 metre ve üstü) dağ ortamında yapılan tırmanışlardır.

d) Zirvelere ulaşımı uzak ve uzun, zorlu yaklaşım gerektiren dağ ortamında yapılan tırmanışlardır.

2- Ufak ekiplerle yapılan tırmanışlardır.

3- Hafif yük taşıyan (genellikle yapılacak tırmanış için gerekli olan minimum malzemeyi taşıyan) ve hızlı hareket eden ekiplerce yapılan tırmanışlardır.

4- Tek etapta ve tek bir gayretle (yani yüksek irtifa dağlarında uygulanan kuşatma taktiklerinin ve Şerpa kullanımının uygulanmadığı), kendi kendine yeterli olan ekiplerce yapılan tırmanışlardır. 

5- Hedeflenen zirvede rota bulmayı gerektiren tırmanışlardır.

Yukarıdaki açıklamadan yola çıkarak, belki ‘dağcılık’ ile “Alpinizm” arasındaki farkı basitçe şu şekilde tanımlamak mümkündür: 

Hedeflenen dağdaki rotanın zorlukları, o dağa yaklaşırken aşılması gereken daha geniş Alpin zorlukların önünde ve üstünde bir yer işgal ediyor ve değer taşıyorsa, buna “Alpinizm” denilir! 

Şu halde, buradan iki temel sonuç çıkarmamız mümkündür. Birincisi, “Alpinizm”, ‘dağcılık’ üst kavramı altında sınıflandırdığımız diğer tırmanış türlerinden farklı olarak, özel bir dağcılık türünü tanımlayan kriterler ve değerler manzumesidir. Bu yüzden ‘Alpin stil’ gibi bir kavram dağcılık literatürüne yerleşmiştir. ‘Alpin stil’ dendiğinde, bunu üç aşağı beş yukarı tüm dağcılar anlamaktadır. İkincisi de, her ‘Alpinist’ dağcıdır, ancak her dağcı ‘Alpinist’ değildir. ‘Alpinistler’ dağcılık sporunun elitleridir, elitizmi ister sevelim, ister sevmeyelim.

Şimdi kuşkusuz, bu yukarıda saydığım temel “Alpinizm” kriterleri veya değerleri, öyle her bir tırmanışın değerlendirilmesinde topyekun uygulanabilecek ve bir etkinliğin “Alpinizm” olup olmadığını ölçmeye yarayan bir şablon olamaz. Bir diğer ifadeyle, kimse yukarıda saydığım bu değerler manzumesini madde madde, yapılan bir tırmanışa uygulayarak, bunların hepsi varsa ve tutuyorsa, o halde o çıkış “Alpinizm”dir, tutmuyorsa da değildir diyemez. Esasen hiç bir kurum ve kimsenin de, bir dağcının tırmanışının “Alpinizm” olup olmadığı üzerinde hüküm verme yetkisi yoktur. Yaptığımız tırmanışlara herhangi bir değer atfetmek ayrıcalığı yanlız ve yanlız onu yapanlara aittir. Diğer yandan Erciyes dağını normal rotasından tırmandıktan sonra buna Alpinizm” ve kendinize ‘Alpinist’ derseniz...., demesine dersiniz de, ancak tabiatıyla pek de ciddiye alınmazsınız. Dağcılıkta kendi kendimize dürüst olmamız ve yaptığımız tırmanşların ismini doğru koymamız, dağcılık camiasındaki itibarımız bakımından elzemdir.

'Alpinist’, bir dağcının dağcılık yaşantısında, zaman içerisinde bilgi, tecrübe ve gerekli teknikleri edindikçe ulaşacağı bir mertebedir benim için. Şüphesiz bazı dağcılar bu aşamaya diğerlerinden daha çabuk ulaşabilirler. Bu bir miktar ihtiras, bir miktar yetenek, dağcılığa ayrılabilen vakit ve dağcının kabul etmeye hazır olduğu risk oranıyla alakalıdır. Risk çıtasını tecrübenizle koşut yükseltmezseniz, kaza katsayısını arttırmış olacağınız aşikardır. 

“Alpinizm”in bir dizi yüksek dağcılık kriteri ve değeri oluşturduğu gibi, ayrıca bir dağcılık ruhu ve felsefesini de temsil ettiğini dikkate aldığımızda, ülkemizde “Alpinizm”in neden arzu edilen düzeyde olmadığını anlamak zor değildir. “Alpinizm”, dağcılık sporunun ulaştığı en yüksek, en zorlu, en riskli mertebedir. “Alpinizm” dağcıdan yüzde yüz bağlılık ve adanmışlık ister. 

Bu noktada, ülkemizde “Alpinizm”in gelişmesinin önünde durduğunu düşündüğüm bazı zaafiyetlerden de bahsetmek istiyorum:

1. Bazı kronik hastalıklarımızdan son 40 sene içerisinde kurtulamadığımızı ve bir fasit daire içerisinde dönmeye devam ettiğimizi üzüntüyle müşahade ediyorum. Buna bir örnek vermem gerekirse, Dağcılık Federasyonu’nun halen tüm dağcılar nezdinde güvenilir bir temsil makamına kavuşamamış olmasını zikredebilirim.

2. Sayıca mantar gibi biten ‘dağcılık’ (bunu özellikle tırnak içerisinde söylüyorum) ve doğa sporları kulüpleri ilk başta beni ümitlendirdiyse de, kısa süre içerisinde bu kulüplerin önemli bir bölümünün tur operatörü olmanın (bir kısmı gerçekten ticari anlamda, bir diğer kısmı da fiiliyatta) ilerisine geçmeyen ve üyelerini otobüse doldurup hafta sonu doğa yürüyüşlerine götürmekle sınırlı faaliyette bulunan oluşumlar olduğunu gözlemliyorum.

3. Sayıca arttığı söylenen genç dağcı kuşağın ve üniversite dağcılık kulüplerine üye dağcıların, esasen dağcılıkla alakası olmayan spor tırmanışının sığ cazibesine kapılmış olduklarını ve “Alpinizm”e katkıda bulunabilecek bir alt yapıya kavuşamadıklarını izliyorum.

4. Dağlara giden kısıtlı sayıda dağcının da büyük çoğunluğunun “Alpinist”e evrilmediğini, kötü alışkanlıklarımız doğrultusunda sayıca geniş gruplar halinde, yılan gibi arka arkaya dizilerek zirvelere yürüyüş tarzı tırmanışlar yapmanın ötesine geçemediklerini müşahade ediyorum.

5. Yüksek irtifaya yönelen dağcılarımızın dahi, “Alpinizm”in değerlerini yüksek irtifa dağlarına taşımadıklarını, Himalaya dağlarındaki ticari ekspedisyonların veya eski Sovyet coğrafyasında düzenlenen kendine has yüksek irtifa kamplarının ‘müşterileri’ olarak ‘yüksek irtifa turistleri’ olmanın ilerisine gitmediklerini gözlemliyorum.

Kuşkusuz, hayatın her alanında olduğu gibi, dağcılıkta da, hayal gücü, vizyon ve cesaret en nadir görülen ve çoğu zaman en yaratıcı, motive ve hırslı kişilerde bulunan özelliklerdir. Bu yüzden onlarca Walter Bonatti, Reinhold Messner, Hermann Buhl, Ueli Steck ve Alex Honnold yoktur dünyada. Böyleleri dünyanın dağcı elitleri, yani “Alpinistleridir”. Ve dağcılığa bu cesaret ve vizyonla yaklaşmanın bedeli de kimi bu “Alpinist” için ebediyet kadar ağır ve nihai olmuştur. 

İletişim:

Ömer Burhan Tüzel

botuzel [at] gmail nokta com