2015 yazında Alper (Atmaca) ve Duygu (Başoğlu) ile Sarımehmetler’e gittiğimizde Alper’in getirdiği teleskop yardımı ile bir süredir aklımı kurcalayan Büyük Mangırcı’nın Batı yüzünde bulunan ve zirveye yakın olan çok güzel çatlak hatlarını kesmiştim. Aynı faaliyet Alper ile girmeye niyetlenmiştik. Kamp alanından bakınca son derece zor ve biraz da çürük duran, rotanın yarısı da çarşak olan bu hatta girmeye gözüm yememişti açıkçası o zamanlarda. Sadece zor görünmesi falan da değildi işin aslı. Dağ dönüşü Olympos’a tatile gidecek olmamız da bu kararda etkili olmuştu elbette. O zamanlarda tatilin de verdiği keyif ile herhangi bir pişmanlıktan ya da Umut (Şenliol) ile yaptığımız başarısız tırmanış dönüşlerinde aklımızda oluşan “acaba biraz daha zorlasak” larla kendimize yaptığımız katı eleştirilerden eser yoktu. Şimdi düşündüğümde ise başka dinamiklerin etkisiyle de bu hatta girmememiz özellikle kilit ip boyunu da düşününce son derece rahatlatıcı geliyor bana. O zamanlarda belki fiziksel olarak benzer durumdaydım ama işin mental kısmını düşününce kafa olarak enkaza döneceğimi öngörmem çok da zor olmuyor.

Tatil dönüşünde gençliğimin ateşi ile hemen Umut’a rotadan bahsettim ve fotoğrafları gösterdim. Umut’un tepkisi ise sadece onu tanıyanların tahmin edeceği ve benim de bunu betimleyecek edebi donanımım olmadığından anlatamayacağım biçimde son derece şevk kırıcı ve planlarımı askıya kaldırmamı sağlayacak cinstendi. Fakat rota her ne kadar kötü olursa olsun denemeyi aklımın bir köşesine koymuştum. Sonuçta ilk defa bir hat görüp (evet, genellikle takmadığım gözlüğüm o gün vardı ve görebiliyordum) beğenip ona girmek isteyen biri olarak bir gün oraya gideceğimi biliyordum ve kaderin cilvesi ki partnerim Umut oldu.

Bir de işin başka bir boyutu vardı tabii o zamanlar. Umut’la yaptığımız tırmanışlarla, özellikle ilk kış çıkışlarımızla motivasyonumuz ciddi bir şekilde artıyordu sürekli. Fakat bu tırmanışlar bizi neredeyse tırmanışı bırakmaya kadar sürükleyecekti aynı zamanda. Sürekli hedefleri yükseltip kışları geri sekmeye başlayınca yaklaşımımızı sorgular olmuştuk. Hafızamda yer edinen en net hatıra ise kış başında gittiğimiz Beşparmak Sivrisi’nin girişine yaklaşık 10 metre kala döndüğümüz zamandı. Demirkazık Köyüne indiğimizde o kadar mutsuzdum ve o kadar bitmiştim ki bir kelime edemeyecek ve suratımda herhangi bir tebessüm oluşturamayacak bir yorgunluk ve ruh halindeydim. İlk ve son olmayacak bir şekilde bir kez daha bırakmıştım tırmanışı orada. Ballıkayalar’daki talihsiz kazam, dağda patlayıp bir taraflarımı dondurmam gibi nedenlerle tırmanışı bırakmalarım bir silsileye dönüşmüştü.

Yine bu hatıralar arasında öne çıkan Lahitkaya’nın kış tırmanışında, kilit ip boyunda debelenip daha sonra da Umut’un uzun uğraşları ile çıktığı zaman, emniyet alırken kısa ve tedirgin bir uykuda(!) gördüğüm rüya ve sonrasında tahmin edebildiğiniz gibi aynı sonuca varmam. Rüyamda o zamanlardaki konforlu ve mutlu yaşamımın güzelliği öylesine sert çarpmıştı ki suratıma sanırım sadece o saniyelik ve aynı zamanda bir o kadar da uzun gelen anda unutmuştum ne kadar çok üşüdüğümü. Şimdiki gerçeklik de aynı şekilde tokatlıyor beni; o zamanlar hayatımda önemli olan bir sürü şey yoktu tırmanış dışında. Tırmanışın güzelliği de sanırım burada ortaya çıkıyor tam olarak, ne yaparsan yap kişiyi asla terk etmeyen güzel zamanlar ve o derecede acılar.

İlk çıkış kavramlarını değerlendirmek bize çok uzun geçen tırmanışsız zamanlara mal olmuştu. Fakat öğreniyor hatta belki de daha düzgün bir noktaya evriliyordu insan. Geçtiğimiz kış gittiğimiz Mangırcı’daki rota ve Dipsiz Göldeki cebelleşmelerim tırmanış hayatımdaki en öğretici faaliyetler oldu ve mental olarak çökeceğim yerde tam tersine gelişmemi sağladı kafa olarak. Bu mental gelişimin değerini ise hazirandaki tırmanışlarımda anladım. Öğretici ve keyif veren her tırmanışın değerinin ister ilk tırmanış ister ise sayısı belli olmayacak kadar çok tekrarı olsa da aynı olduğunu anladım. Ve eskisine göre tırmanışa olan bakışı değişmiş hatta gelişmiş iki tırmanıcı olan Umut ve ben haziranda Sarımehmetler’de (Umut’un zamanında burun kıvırdığı) rotaya girmeye karar verdik.

Kampa vardığımız ilk gün rotaya keşif yürüyüşü yapıp, rotaya kuzeybatı yüzünden girip aşağıdan muhtemel kilit olarak gördüğümüz çatlağa gitmeye karar verdik. Rotanın nasıl çıkacağına dair hiçbir fikrimiz yoktu ama beklentimiz de yüksek değildi. Çünkü batı yüzündeki çarşaktan yükselip setten sola geçerseniz bu rotanın çatlağının altına (aslında kilit orası da değil, bunu da sonradan benim ip boyu üstünde genelde pek yapmadığım anırmalarım ile öğrenecektik) hatta biraz daha ilerlerseniz Fire Thru The Crux’ın kilit çatlağına muhtemelen yürüyerek ya da çok basit tırmanış ile ulaşabilirsiniz. Ama dediğim gibi bizim için öğretici ve keyifli olması son derece yeterli bir sebepti ki rotaya girdiğimizde ise hattın sağlamlığından ve zorluğun giderek artmasından dolayı keyfimiz tavan yaptı.

4 Haziran sabahı erkenden rotanın altına gidip ilk 100 metreyi ip açmadan geçmeye karar verdik (III-). Yükseldikçe keyfimiz artıyordu çünkü Aladağlar’ın bir klasiği olan kolay ip boylarının çürüklüğünden eser yoktu. Önceden rotayı dürbünle inceleme şansımız olmuştu ve aşağıdan gözüken bariz çatlağın sonrası belirsizdi biraz ama akıntı gibi gözüken yerin solunda ince bir çatlak görmüştüm. Burayı da ben tırmanmak istedim haliyle. Zaten aramızda hiçbir zaman ip boyu paylaşmak konusunda sıkıntı yaşamadık. Genelde zor etapları Umut’a verirdim ama bazen de gaza gelip ben çıkardım (Demirkazık Kuzey Duvarına tırmanmadan bir gün önce ben yine tırmanışı bırakmıştım ve Kuzey Duvarı son rotam olacaktı; akşam içim içimi yiyordu ve Umut’a yarım aya kadar benim gitmek istediğimi söylemiştim. Ee şaşırmıştı ama sevinerek vermişti de). Açıkçası Umut da benim kestiğim hattı leadlemek istememe şaşırmamıştı.

Rota biraz dikleşmeye başlayınca ilk istasyonumuzu kurup tırmanışa başladık. İpe girdikten sonra Umut setten sete ara ara kısa dik etaplar içeren hattı tırmandı (III/IV-) 55 metre ve bir başka sette ağaçtan istasyon alarak beni yanına aldı. Hızlıca devam ediyordu. Benimse (eşek) Umut tırmanırken fotoğrafını çekmek hiç aklıma gelmedi (ileride sağolsun Umut benim fotoğraflarımı çekecekti, buradan özür dilerim kendisinden). Kolay yüzeylerden çıkıp yeşil sette sağda ufak ağaçtan istasyonla yanına aldı (IV). Sonrasında vadi tabanından da gözüken büyük ağacın sağında esas tırmanışın başladığı büyük sete varıp baba veı friend ile istasyon kurup beni yanına aldı( IV+). Ağaca gelmeden kısa ve çok güzel çatlakları görünce aklıma ilk gelen şey Mangırcı’da kolay, sağlam ve keyifli bir rota çıkacağı yönünde oldu ki yukarıda Umut’la da aynı şeyleri konuştuk. Buraya kadar rota mükemmel devam ediyor ve sonrasında çatlak hattı başlıyor. Burada malzemeleri değişip ben devam ettim. Kısa bir molanın ardından aşağıdan bakınca 5’li derecelerde bir tırmanış vermesini düşündüğüm mükemmel hatta girdim. Sağlam, boşluk hissini esirgemeyen süper keyifli bir çatlak tırmanışından oluşan, birkaç uzama hamlesi olan 30-40 m sürekli devam eden çatlağı tırmandım. Biraz da yavaş çıkıyordum tabi uzun süredir tırmanmadığımdan (Umut’un arkamdan söylenmediğini umarak). Büyük bir sete varıp zayıf bir ağacı istasyon olarak kullanmaktan vazgeçip (yanında durup bir 5 dk düşündüm tabi) kabaca 10 metre yukarıdaki bir kaya bloğunda 2 friend ve kum saatinden istasyon kurup Umut’u yanıma aldım (VI/VI+). Setten sonra 30 m ipi toplayıp son zor etabın dibine kolay bir tırmanışla gittik (III+).

Bu noktada karşımızda son zor etap duruyordu. Bir sigara molası verip (kilit olarak düşündüğümüz ip boyu olan bir önceki çatlak biraz yormuştu beni) aşağıdan akıntı olarak gördüğümüz çatlağa salyalarımız akarak baktık. Sağımızda turuncu bir kayada, başına kafam kadar friendler gereken 10 metrelik müthiş bir layback hattı ve devamında negatif devam eden zayıf ayaklı bir çatlak hattı vardı. Biz önümüze bakıyorduk tabi. Umut’a “gireceksen buyur” dedim laybackten hazzetmeyen biri olarak ama zorluktan dolayı ikimizin de herhangi bir tarafı yemedi açıkçası. Karşımızdaki çatlak hattı ise görece rahat duruyordu. Hattın başında perlondan yapılma ekspres ile sallanan bir malzeme görüyorduk. Kafalarda bir “acaba?” oluştu ama pek de umursamadık. İlk çıkış olsun olmasın geldiğimiz noktaya kadar rota muazzamdı zaten.

Başladım tırmanmaya. Çatlak etabına yaklaştıkça asıl zorluğun burada olduğunu anladım. Bir göbeğin solundan tırmanışa başladım ve ilk emniyetimi attım. Aşağıdan fark etmediğim şey ise hattın negatif olduğuydu. Malzemeye gelene kadar kollarım şişti, tutuşlar zayıf. Antrenmansızlığın verdiği korku ve kollarımın davul olmasından dolayı malzemeye asılı perlondan tutup malzemeye klip yaptım. Bir yandan ise korku geliyordu: malzeme yerinden çıkarsa sete çakılacağımın farkındaydım. Malzemeye baktım- O da ne! Can havliyle yerleştirilmiş büyükçe bir takoz. Hemen altına da bir friend atıp kollarımı dinlendirmeye başladım. Burada düşündüğüm şey daha önce gelenlerin bu malzemeden indikleri yönünde oldu çünkü rota rahatlamıyordu. Biraz dinlendikten sonra sol yukarımda büyük bir cep gördüm, ama baya uzakta. Sanırım 10 dakika dinlendikten sonra kafamı toplayıp normalde spor rotalarda düşünmediğim kadar çok düşünüp (basacağım ayaklara, tutamakların çeker yönüne kadar her şeyi) o cebe kadar anırarak gitmeye başladım. Aşağıda Umut ise korku içinde beni izliyordu. Çünkü cep olarak gördüğüm yer epey uzaktaydı (4-5 m kadar) ve burada düşersem pek muhtemelen sete çakılacaktım. Cebe geldiğimde anırmalarımın arasında Umut’a rotanın aşağıdan çok zor olduğunu söyledim, Umut’sa beni motive etmeye çalıştı. Cebin içine sarı friend’i yerleştirip rotanın kalanının biraz rahatlamasını bekledim. Elim istemsizce olmayan toz torbama gidiyordu. Dizimi cebe sıkıştırıp yarım yamalak kollarımın şişliğinin inmesini bekledim. Yanımda getirdiğim güzel tırmanış ayakkabılarımı giymediğim için (hani aşağıdan kolay gözüktü ya, şuursuzluk işte) delik ve ayağıma büyük gelen ayakkabılarla devam etmek zorundaydım. Aşağıda istasyonda bıraktığım frendleri düşünüp bir ağız dolusu küfür ettim kendime. Yine uzunca bir dinlenmenin ardından devam ettim. Rota rahatlamıyordu. Bir tane friend’i yerleştirmeye çalışıp vazgeçtim. Kolumun şişkinliğinden friendi ipe takmadan bırakıp devam ettim. Üstümdeki çatlağın altında, düşme ihtimalinden dolayı oluşan gerginlikten kafamı uzaklaştırmak için Umut’tan fotoğraf çekmesini istedim ve burada rahat durduğumu söyledim. Pek inanmasa da fotoğrafımı çekti bir yandan emniyetimi alırken (yukarıda yalanım ortaya çıktı tabi). Normal muhabbetler ile kafam durumumun vehametinden uzaklaştı az da olsa. Karşımda son zor etap. Açık tutuşlar ve ayakların yokluğu ile ayaklarımı dik yüzeylere basarak ve anırarak çıktım ve sonrasında biraz rahatlayan bir tırmanış ile zirvenin hemen altındaki sete vardım. Bu etap 25m uzunluğunda, girişi negatif ve sonrası dışarıya atan dinlenme imkanı vermeyen keyifli teknik hamlelerden oluşan harika bir ip boyuydu. Ve de son derece sağlam (VII/VII+). Umut gelirken son ip boyunu kafamda ona vermek geçti- ki aynısını o da düşünüyormuş tabii ki. Bir sigara içip kendime geldim ve Umut’a malzemeleri verdim. Son ip boyunu kulenin sağından zirve platosuna çıkarak bitirdi (IV-).

Rotayı bitirmekle birlikte büyük bir psikolojik eşiği de aştık çünkü 2014 yazında tırmandığımız BDK Kuzey Duvarı’ndan sonra girdiğimiz (genellikle giremiyorduk zaten) hiçbir rotayı yapamamıştık ve bu süreçte defalarca bıraktık tırmanışı. Kışın geçirdiğim sakatlık, antrenmansızlığım, aldığım kilolar ve uzunca zamandır patlamalarımızın yarattığı psikolojik yıkım artık sona ermişti.

Sonrasında rotanın çıkılıp çıkılmadığını konuşurken kilidin altındaki malzemenin iniş için kullanıldığını varsayarak yeni bir rota olduğunu düşünmeye başladık. Bu durumu daha sonra Umut, Aykut’a (Türem) ben ise Mustafa’ya (Nalbant) sormayı düşünüp keyiflice inişe geçtik. Rota dereceleri konusunda uzun süredir tırmanmadığımızdan pek emin değiliz ama daha sonrasında da Mangırcı Mahmuz Rotasına tırmandım ve derecelerin önerdiklerimize yakın olduğunu düşünüyorum. Rotanın ilk çıkışının ise 2008 haziran ayında Mustafa Nalbant ve Barış Ateş tarafından yapıldığını öğrendik. Ellerine sağlık gerçekten de. Tüm ip boyları sağlam ve zor ip boyları Aladağlar’da tırmandığım en güzel ip boylarından oluşuyor. Sonraki tekrarlarında dereceler daha da iyi oturur diye düşünüyorum. Kilidi ise yapaysız geçecek arkadaşlara şimdiden saygılarımı sunuyorum.

1. İp III/IV- 55m

2. İp IV 60m

3. İp IV+ 60m

4. İp VI/VI+ 50m

5. İp VII/VII+, A0 40m

6. İp IV- 20m

Önemli Uyarı: Rota son derece sağlamdır 😊 Üzerinden iki sene geçtiği için rotaya girecek arkadaşlara tedbiri elden bırakmamalarını öneririm.

Rotada bir set takoz, bir set SLCD, 6 sikke ve 2 yarım ip ve çeşitli boylarda perlonbant kullandık.

Yazıyı okunur hale getirip revize eden Duygu’ya (Başoğlu) da teşekkür ederim.

Güç, patron, çok güç! Bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? Ya hep, ya hiç! Ama sende beyin var, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kar şu kadar, zarara bu kadar diye yazıyor. Yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. Hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! Ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? Papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!- Zorba, Nikos Kazancakis

Uğur Kıroğlu

İletişim:

ugurkiroglu[at]gmail[nokta]com