Son dönemde abim/arkadaşım Atila Ulaş ile çokça sohbet etme imkanım oldu telefonun iki ucunda. Ülkemizde sivil arama kurtarmanın tarihçesinden başlayarak, benim yaşım sebebiyle sadece sonuna yetişebildiğim ve bence ülke tırmanış tarihinin en güzel ve üretken dönemlerinden birisi olan 90’lar ülke dağcılığı üzerine çokça konuşma, eski birtakım hikayeleri Atila’nın çok farklı ve bir o kadar yalın perspektifinden dinleme şansım oldu.
Atila bu ve benzeri konuları son birkaç aydır, Youtube Kanalında hazırladığı videolar ile kendi çerçevesinden detaylı anlatıyor. Merak edenlerin linke bir göz atmasını tavsiye ederim. Atila’nın doğa içinde sürdüğü mütevazı yaşantısından kesitlerin arasında, çok değerli birçok içerik var, dağcıların ilgisini cezbedebilecek. Bu videolardan birisi olan "Unutulmazlar" serisinin Uğur Uluocak için hazırlanmış bölümüne de bu yazının altında ulaşabilirsiniz.
90’lar ülke dağcılığı üzerine konuşup, konunun Uğur Uluocak’a gelmemesi imkansıza yakındır. Bu sebeple her muhabbetin bir yeri mutlaka Uğur’a, Uğur’un fikirlerine, duruşuna ve dağcılığına bağlanıyordu.
İşte böyle bir sohbetin ortasında, Atila vakti evveliyatında Uğur’un kendine okuması ve fikirlerini paylaşması amacıyla verdiği bir makalesinden bahsetti.
“Dağcılık ve Marjinalin Marjında Kalmak”
Daha evvel Uğur Uluocak’ın yayınlanmış bu isimde bir makalesini hatırlayamadım. Kısa bir araştırma yaptık ve son olarak da Uğur’un daha evvel yayınladığı tüm içeriklere hakim, aynı zamanda zehir gibi bir hafızası olan Ahmet Köksal’dan da teyit ettikten sonra artık emindik, sevgili Uğur Uluocak’ın, tahminen 1995 yılında yazdığı, okuması ve yorumlarını paylaşması için Atila Ulaş’a verdiği bu makale daha evvel gün yüzüne hiç çıkmamıştı.
Nokta vuruşlu bir yazıcıdan basılmış bu 3 sayfalık makale elime ulaştığında gerçekten çok heyecanlandım. Benim için heyecanlı olan, içeriğinden ya da anlattıklarından ziyade, yaklaşık 25 yıldır bir köşede kalmış Uğur Uluocak düşüncelerinin, gün yüzüne çıkması idi.
Salim bir kafa ile okumak üzere bir kenara koydum ve hakkettiği özeni göstererek birkaç gün sonra salim bir kafa ile okumaya başladım.
Birazdan sizlerin de okuyacağınız bu makalenin, içeriğinin niteliğinden öte, yazıldığı gün itibari ile yaklaşık 33 yaşında olan Uğur Uluocak’ın kişiliğini ve düşünce tarzını daha iyi anlamak adına çok önemli olduğunu düşünüyoruz ve sizleri 25 yıl öncesinin Uğur Uluocak’ı ve fikirleri ile baş başa bırakıyoruz.

Aykut Türem

Münih, 2021

  

Dağcılık ve Marjinalin Marjında Kalmak

Her dönemin kendine özgü bir jargonu oluyor. Kimi zaman yepyeni kavramlar üretilirken, kimi kavramlar yeniden keşfedilerek kullanıma sunuluyor. Bazı dönemlerin özgünlüklerinin bu tür kavramların kullanılmasıyla belirginleşmesi doğal karşılanabilecek bir olay. Yadırgatıcı olan, yeniliklerin fetişleştirilip tutucu-ilerletici ayrımına tabi tutulmaksızın bütün olarak içselleştirilmesi, “yeni”nin sadece “yeni” olduğu için itibar görmesi. Bunu yadırgamamak da mümkün. O durumda “yeni olsun da nasıl olursa olsun”, “yeni olan her şey ilerleticidir” mi denecek? Gündelik yaşantının kısırlaştırıcı yönlerinden kurtulmanın yolunu yeniye sığınmakta mı arayacağız? “Yeni”de kerameti kendinden menkul değerler mi keşfedilecek? Yoksa, her yeniye hoş geldin demeden önce, kuşkucu-sorgulayıcı bir konum mu tercih edeceğiz.

Yeni Kavramlar

Son on yıllık yeni dönemin ön plana çıkarttığı bu türden birçok yeni kavram var: nostalji, birey, çevre, değişim… Gelişigüzel sıralanmış bu kavramların başka birçok örneği daha var. Bunların tümünün ortak özellikleri ise güncelliğin ürünü olmaları. Görünürde toplum duyarlılığının alım gücüne yanıt olarak piyasaya sürülen bu tür kavramlar aslında çok daha farklı ve çok daha temel bazı kavramlardan uzaklaşma ihtiyacının ürünü oluyorlar. Toplumun genel olarak apolitize olmasının yarattığı boşluk, çoğu zaman sorunların kökenlerine ilişkin bilincil bir yanıltma çabasıyla birlikte dolduruluyor. Çok beylik de olsa, sivrisinekleri yok etmek için tek tek sineklere karşı mücadele ile bataklığı kurutma işi arasındaki fark bu söylediğimin güzel bir örneğini oluşturuyor. Kazancını sivrisinek ilacı satmakla sağlayan bir kişi, elbette çözümün tek tek mücadele olduğunu söyleyecektir. Esas çözüm ise, toplumun çıkarını düşünme kaygısıyla dile getirilebilir.

Şimdi çok moda, çevre ve çevrenin korunmasından bahsediliyor. Görünürde aktivist bir tavır sergileniyor. Ancak tartışma çevre kirliliğinin temellerine geldiğinde ne hikmetse çerçeve dağlara çöplerini bırakan insanların eleştirilmesi ile sınırlanıyor ve nehirleri kirleten fabrika, Karadeniz’e varillerce zehri boşaltan gemi örnekleriyle koskoca bir bütünün parçalarından ne hikmetse bahsedilmiyor. Bu körlüğün çeşitli nedenleri olabilir. Kişi sadece kendisine aktarılanla yetindiği için görememe probleminin yaşıyor olabilir veya toplumsal olduğunu düşünmek isteyen bir insan, eylemci ruhunu da okşayabilecek bir sistemi, küçük pisliklere karşı “mücadele” ederek kurabilir. Ya da bir başka seçenek kişi iyi niyetli ama biraz da aptal olabilir.

Ne nedenle olursa olsun her işin bir kuralı var. Bir iş yapılacaksa kurallarıyla yapılmalı. Olayların çözüm yollarının gerçeklikle bağlantılarını her durumda iyi kurmak zorundayız. Yoksa, olay kendi kendini kandırmaktan ne kadar öteye gidebilir ki? Örneğin, çevrecilik sadece çevreyi korumakla olsaydı, işini iyi yapan bir park bekçisi en iyi çevreci olmaz mıydı? İş çevre pisliğini tespit etmekle bitiyor mu? Bu tespiti ilkokul çocuğu dahi yapabiliyor. Asıl sorun bencei bu pisliğin nedenlerini bilmekte yatıyor. Asıl nedeni görmekten korkmamak lazım. Aslına bakılırsa, korkanları biraz da anlayışla karşılayamaz mıyız? Zira, bu nedenlerle karşı mücadele sanıldığından çok daha zor ve kapsamlı.

Zordan çekinenler tabi ki olguları teker teker algılamakta serbestler. Fazla bilgiçlik taslamamak kaydıyla. Kafalarını bütüne yormanın ne alemi var?

Marjinaliteyi Dağlarda Aramak

Çevre konusu ve çevrecilik konusuna daha fazla devam edilebilir. Burada üzerinde durmak istediğim bir başka kavram var: marjinalite. Değişik yönleriyle birçok alana girmiş olan bu kavramı burada dağcılık konusu ile birlikte ele almak istiyorum. “Her şey birbiriyle ilişkilidir” türü beylik bir yasaya sığınarak değil kuşkusuz. Ama yine de majinalite ile dağcılığın çok yakın bir ilişki içerisinde olduklarını söylemek gerekiyor.

Nasıl bir ilişki? Çok basit.

Her şeyden önce dağcılık marjinal bir spordur. Bunu hepimiz biliyoruz, yaşıyoruz. (Konuyu Türkiye bağlamında ele alıyorum.) Bu istenmeyen durumun farklı nedenleri var. Sporun da her şey gibi yoğun bir şekilde metalaştırıldığı bir toplumda, spor dalları arasındaki ‘uygulamadaki kitleselleşme’ ve/veya ‘popülarite’ eşitsizliği kesinlikle tesadüfi olmuyor. Paraya dönüştürülebilme ve karlılık bazı spor dallarını öne çıkarırken, diğerlerini geri plana itiyor. Dağcılık bu durumdan fazlasıyla nasibini almış durumda. Dağcılığı ve benzer durumdaki diğer bazı spor dallarını bu geri pozisyona iten başka nedenler de var kuşkusuz. Ulusal gururun okşanabileceği bir spor da getirebileceği paradan bağımsız bir popülariteye kavuşturulabiliyor.

Dağcılığı bu geri durumdan kurtarmak ne kadar istenen bir şey olursa olsun, bu durum içinde yaşamakta olduğumuz toplumsal sistemin sporu biçimlendiriş şeklinin bir ürünü olduğu için, dağcılığı veya bir diğer amatör sporu -buna kitleselleşmeye en uygun olan atletizm de dahildir- kitleselleştirme veya popülerleştirme yönünde yürütülen çabaların sınırları önceden belirlenmiştir. Bu sınırları aşmak tekil çabalardan çok, o spor dalının, metalaşmanın türlü şekillerine uygunluğuna bağlıdır. Uygunluktan bahsedildiği zamanlar dahi sonuç kitleselleşme değil, popülarite şeklinde olacaktır, o ayrı bir konu. (Güreş kitlesel bir spor değildir, popüler bir spordur. Kitlesel/popüler ayrımını, sporcu/seyirci ayrımıyla paralel olarak değerlendiriyorum.)

Bu söylediklerimle dağcılığın (diğer tüm spor dallarında olduğu gibi) sporun meta özelliğinin ortadan kalkacağı bir toplumsal yapının oturmasına kadar istenen düzeyde kitleselleşmesinin mümkün olmadığını iddia etmiş oluyorum. Bu gerçekten de böyle. Peki, öyleyse yürütülen çalışmaların hangi doğrultuda yönlendirilmesi gerekir? Bir köşede bekleyecek değiliz. Burada marjinallik-dağcılık ilişkisini değindiğimiz kadarıyla bir kenara bırakarak, marjinallik-dağcı ilişkisine değinmek gerekiyor. Dağcılığın bir spor dalı olarak marjinal olduğu saptamasına itiraz edilmeyecektir. Ancak itiraz dağcılığın marjinalliği tespitine değil, daha çok dağcının marjinalliği tespitine yönelik olacaktır.

Marjinal Dağcılığın Marjinal Dağcısı

Marjinalitenin genelde yaygın olarak var olana göre tanımlanan bir ayrıksılık temasını çağrıştırması gerekiyor. Ancak nasıl bir ayrıksılık sorusuna verilecek yanıt, marjinalite kavramının değerlendirilmesindeki farklılıkların temelini oluşturacaktır.

Her şeyden önce marjinalite bir olgudur. Bu olguyu kabullenip kabullenmeme ise subjektif bir sorundur. Topluma ve genele göre ayrıksılık kimileri tarafından sevilip benimsenebilir. Bu durum daha uç noktalara götürülüp, sonuç marjinalitenin bir çeşit “varlık nedeni” haline gelmesi de olabilir. Çoğunlukla da böyle oluyor zaten. Toplumun “ortalaması”na göre sahip olunan ayrıksı özellikler kişinin benliğinin temel noktalarını oluşturmaya başlayabiliyor. Erkek uzun saçlıdır ve uzun saçlı olamamak tasavvur edilemeyecek bir şeydir o kişi için. Pantolondaki yırtıklar ve kiri belli eden lekeler bir kişilik göstergesidir. Ya da farklılığı ifade etmenin yolu fiziksel olmayabilir. Susmak, insanlardan uzak durarak volkmen kulaklarda bir köşeye çekilmek de aynı doğrultuda kullanılabilir. Veya bunların tümü birden de olabilir. (Kulakta küpe, saçlar uzun, pantolon yırtık, kelime dağarcığı yeni özel radyoların bazı züppe sunucularınınkini geçmeyen kendi köşesine çekilmiş volkmenindeki müziğe tempo tutan bir kişi) Kişilikli olmak bir ölçüde diğer kişiliklerden bağımsız olmayı gerektirdiği için, bu bağımsızlık sağlam bir şekilde sağlanamadığı zaman bağımsızlığın fiziksel ifadesi gibi görüntüsel yollara başvurulur. Sonuçta pek bir işe yarar mı? Evet demek pek kolay gözükmüyor.

Oysa, spor her yönüyle toplumsal bir olgudur. Sporcu da toplumsallığı en ön planda tutmak zorunda olan bir kişidir. Spor etiği bunu gerektirmektedir. Toplumsal üretim ne kadar toplumsalsa, toplumsal üretimin organizasyonunun belli bir aşamasından sonra ortaya çıkan toplumsal boş zamanın bir ürünü olan spor da o kadar toplumsal olmak durumundadır. Sporun kökeninde toplumsallık olduğunu ifade etmek istiyorum. Ne var ki etrafa çevrecilik satarak, bireysel özgürlüğü giyim eşyaları ve fiziksel görünüşte somutlayarak toplumsal olmak pek mümkün olamıyor. Olsa olsa, palyaçoluk oluyor. Toplumun sorunlarını istediğimiz gibi parçalayıp içinden işimize gelenleri seçemiyoruz. Örneğin çevre kirliliği ile rüşveti birbirinden ayırabilir miyiz? Çevrenin kirletilmesine karşı çıkıp da parlamenterlerin çiğ köfte “kültürlerine” itiraz etmemiz mümkün olabilir mi? Çevrenin kirliliğine üzülüp doğumlardaki ölüm oranlarının fazlalığını görmezlikten gelebilir miyiz? Ya radyasyonu insanlara içirtenlerin varlığı çevredeki pisliklerle ilişkili değil midir? İlişkiliyse eğer bu insanların bulundukları konuma gelmelerine izin veren sistemin çevrenin kirlenmesiyle ilgisi çok mu azdır? (Bizzat bu insanların varlığının çevre kirliliği olduğu da söylenebilir pekala…) Tüm bu örnekler çok farklıymış ve abartılmış gibi mi gözüküyor? Hayır, hiçbiri abartılmamıştır ve bunların her biri genel bir sakatlığın çeşitli tezahürleridir. Önem sıralamasında birinci sırada bu sorunların teker teker varlıklarından önce bunların arasındaki ilişki ve bütünlük çerçevesinde hedef alınması gerekir. Kişilikli bir düşünce yapısının ilk koşulunu bu bütünsel bakışta aramak durumundaysak eğer petrole bulanmış bir kuşun ölümüne ağlamak veya yok edilen ormanların ardından gözyaşı dökmek ve bunları yaparken olayların kaynağını diğer olaylarla ilişkilendirerek düşünmek bizi rahatsız etmeli.

Başka bir yol daha var. “Netekim”lerle başlayan cümlelerde, “bizim milletimiz adam olmaz”ları söyleriz: herkesin kapısının önünü süpürmesinin yeterli olduğunu belleriz: lotaryalı yaşamın nimetlerine bel bağlayanlar arasındaki yerimizi koruruz, istediğimiz kanalı seçme “özgürlüğümüzün” tadını çıkartırız… Çünkü akşam televizyon karşısındaki koltuğa kurulduğumuzda, bize sunulanlar bu kadardır.

Bence en iyisi, marjinalin marjında kalmak.

Uğur Uluocak

 
 
Bu makalenin gün yüzüne çıkmasına vesile olan Atila Ulaş'a tüm okurlarımız adına teşekkür ederiz. Uğur Uluocak'ın hatırasına derin saygılarımızla...
 
tirmanis.org